Eğer bir iç mimar, gayrimenkul geliştirici veya turizmciyseniz, dijital göçebeleri çekmek için sadece hızlı bir Wi-Fi ve birkaç masa koymak artık yeterli değil. Lizbon’dan Bali’ye, Chiang Mai’den Amsterdam’a kadar dünyanın en başarılı coliving projeleri incelendiğinde ve göçebelerin doğrudan talepleri dinlendiğinde ortaya 9 temel tasarım stratejisi çıkıyor:
Dijital göçebeler doğayla iç içe, huzurlu veya kültürel olarak zengin yerleri tercih ederler. Ancak en güzel manzara bile internet kesikse bir hiçtir. İdeal lokasyon; güvenli, yerel ulaşım ağlarına yakın, teknolojik altyapısı sağlam ve yerel hayatın içine karışmaya (mahalle kültürüne) uygun olmalıdır.
Kısa süreli kiralama fiyatlarının tüm dünyada artması, göçebeleri bütçe dostu alternatiflere itiyor. Tesisler, sadece lüks süitler değil; kapsül yataklar, paylaşımlı ancak mahremiyeti korunmuş odalar veya farklı abonelik modelleri (haftalık/aylık) sunarak her bütçeye hitap edebilmelidir.
Göçebeler evden uzaktayken bir “ağ” (network) kurmak isterler. İç mekân tasarımı insanları doğal bir şekilde bir araya getirmelidir.
Büyük, davetkar ortak mutfaklar,
Ayaküstü sohbetlere imkan veren kahve köşeleri,
Akşamları film izlenebilecek veya etkinlik yapılabilecek rahat oturma (lounge) alanları, sosyal izolasyonu kıran en önemli mimari dokunuşlardır.
Göçebelerin en büyük şikayetlerinden biri, gittikleri ülkede sadece diğer göçebelerle sosyalleşip “yerel” hayattan kopuk kalmaktır. Bir tesis, İspanya’daysa İspanyol ruhunu, Bali’deyse Endonezya kültürünü yansıtmalıdır. Mekânda yerel zanaatkarların ürettiği objelerin kullanılması, yerel malzemelerin (örneğin bambu veya lokal taşlar) tasarıma entegre edilmesi göçebeye “farklı bir ülkede” olduğunu hissettirmelidir.
Kimse 8 saat boyunca rahatsız bir kafeterya sandalyesinde kod yazmak veya tasarım yapmak istemez.
Doğal ışık alan geniş pencereler,
Gürültüyü emen akustik paneller,
Bel destekli ergonomik sandalyeler,
Ayarlanabilir (ayakta/oturarak) çalışma masaları bir lüks değil, zorunluluktur.
Araştırmalar çok ilginç bir detayı ortaya koyuyor: Dijital göçebeler yatak odalarında ve dinlenme alanlarında “ev hissi” (cozy, sıcak, rahat) ararken; çalışma alanlarında geleneksel “ofis kültürünü ve ciddiyetini” yansıtan, minimalist ve odaklanmayı kolaylaştıran bir atmosfer istiyorlar.
Yani yaşam alanlarında sıcak aydınlatmalar, yumuşak dokulu halılar, ahşap detaylar ve bitkiler kullanılırken; çalışma alanlarında daha endüstriyel, net çizgileri olan, dikkat dağıtmayan renk paletleri tercih edilmelidir.
Mekân organizasyonu bir göçebenin psikolojisi için her şeydir. Tasarım şu kurala dayanmalıdır: Uyuma ve kişisel dinlenme kesinlikle özel (mahrem) olmalı; yemek yeme, boş zaman geçirme ve çalışma isteğe bağlı olarak paylaşımlı olabilmelidir.
Özellikle ortak çalışma alanlarında, online toplantılar için ses yalıtımlı telefon/toplantı kabinlerinin (phone booths) bulunması hayati önem taşır.
Bir alan sabahları sessiz bir çalışma ofisiyken, akşamları bir yoga stüdyosuna veya networking partisine dönüşebilmelidir. Katlanabilir duvarlar, hareketli paneller, raylı sistemler ve perdeler kullanarak mekânların işlevi günün saatine ve kullanıcı sayısına göre kolayca değiştirilebilmelidir.
Sürekli seyahat eden bir göçebe, bir mekâna girdiğinde orayı nasıl “kendi evi” yapar? Çoğu göçebe yanında sevdiği bir kupayı, bir tütsüyü veya ufak bir fotoğrafı taşır. Odalarda, kişilerin kendi eşyalarını sergileyebileceği açık raflar, yerini değiştirebileceği modüler mobilyalar (örneğin yatağın altına gizlenebilen çalışma masaları) bulunmalıdır. Bir göçebe, masanın yerini ışığa göre değiştirebildiğinde o odayı “sahiplenir”.
Yapılan görüşmelerde İstanbul gibi metropollerin dijital göçebeler için ciddi bir çekim merkezi olduğu görülüyor. Dört mevsimin yaşanması, zengin yemek kültürü, tarihi doku ve (döviz bazında) nispeten uygun yaşam maliyetleri büyük avantajlar.
Ancak, İstanbul’da göçebelerin ihtiyaçlarına tam anlamıyla yanıt veren Coliving tesislerinin sayısının yetersiz olması, göçebeleri Airbnb kiralayıp yalnızlaşmaya itiyor. Ayrıca, internet altyapısındaki bölgesel sorunlar ve artan turistik maliyetler de aşılması gereken engeller olarak öne çıkıyor. Doğru tasarım stratejileriyle hayata geçirilecek ortak yaşam projeleri, İstanbul’u veya Ege/Akdeniz kıyılarındaki yerel dokusu güçlü bölgeleri dünyanın bir numaralı göçebe merkezlerinden biri yapabilir.
Dijital göçebelik geçici bir “trend” değil, insanlığın çalışma ve barınma kültüründeki köklü bir evrimdir. İş (work) ve tatil (vacation) kavramlarının birleştiği ‘Workation’ çağında, iç mimarların ve işletmecilerin sadece “kalınacak bir yer” değil, “yaşanacak bir topluluk” tasarlaması gerekiyor.
İyi tasarlanmış bir bütünleşik ortak yaşam ve çalışma alanı; göçebenin yalnızlığını gideren, üretkenliğini artıran, ona ev sıcaklığını sunarken dünyanın geri kalanıyla bağını koparmayan, esnek ve akıllı bir ekosistem olmalıdır.
Unutmayalım; geleceğin ofisleri plazalarda değil, insanların kendini ait hissettiği ve dilediği an sırt çantasını alıp gidebildiği ama kaldığı süre boyunca “evinde” hissettiği o özgür tasarımlı mekânlarda olacak.
Daha profesyonel bir gayrimenkul danışmanlığı yolculuğunda bana katılın